Atış Poligonu

İçimden Geçenler En "NET" Nasıl Can Bulur


No one knows what it's like
Kimse bilmez nasıl olduğunu
To be the bad man
Kötü adam olmanın
To be the sad man
Üzgün adam olmanın
Behind blue eyes
Mavi gözlerin ardında
And no one knows what it's like
Ve hiç kimse bilmez nasıl olduğunu
To be hated
Nefret edilmenin
To be fated to telling only lies
Sadece yalan söyleme mukadder olmanın
But my dreams they aren't as empty
As my conscious seems to be
Fakat rüyalarım bilincimin
göründüğü gibi boş değiller
I have hours, only lonely
Saatlerim var, sadece yalnız
My love is vengeance
Benim aşkım bir intikam
That's never free
Asla özgür olmayan
No one knows what it's like
Kimse bilmez nasıl olduğunu
To feel these feelings
Bu duyguları hissetmenin
Like i do, and i blame you!
Benim hissettiğim gibi, ve sizi suçluyorum!
No one bites back as hard
Kimse o kadar sert ısırmaz
On their anger
Öfkeli olduklarında
None of my pain and woe
Ne acım ve kederim
Can show through
Kendini göstermez
No one knows what its like
Kimse bilmez ne olduğunu
To be mistreated, to be defeated
Kötü davranılmanın ,bozguna uğratılmış olmanın
Behind blue eyes
Mavi gözlerin ardında
No one know how to say
Kimse bilmez nasıl söyleneceğini
That they're sorry and don't worry
Üzgün olduklarını ve üzülmemen gerektiğini
I'm not telling lies
Yalan söylemiyorum
No one knows what its like
Kimse bilmez ne olduğunu
To be the bad man, to be the sad man
Kötü adam olmanın, üzgün adam olmanın
Behind blue eyes
Mavi gözlerin ardında

Kadınsanız, hele bir de 1980 darbesinde henüz dünyada yaptığınız sadece altını ıslatmak ,mamanı yemek ,sana agucu yapanlara dişsiz ağzınla şaşkın şakın gülümsemakse, “apolitik damgası”na yabancı değilsinizdir. Belki ucundan kıyısından bir yardımım dokunur, bizden umudunu kesmiş büyüklerimizin yüreklerine bir avuç su serpilir diye yazıyorum bugün. Bizim yaşlarımızdayken kapı kapı dolaşıp bildiri dağıttığını, suya sabuna dokunmamak yerine, proleter yoldaşlarına omuz veren duyarlı büyüklerimiz! Lütfen okuyun ve anlayın. Genciz, güzeliz ve umursuyoruz!

Zafer işaretleri yapmıyor, bozkurt selamları çakmıyor, mahalle duvarlarına siyasi sloganlar yazmıyoruz diye siyasete uzak olduğumuzu iddia etmeyin. Okumadığımızı söylüyorsunuz. Doğru okumayanlarımız da var. Evet kitap okumayı Dan Brown, Susan Tamaro, Robin Sharma okumak sananlarımız var. Üstelik okumadığı gibi düşünmeyenlerimiz de var. Ama lütfen unutmayın ki, onlardan sizlerin arasında da var. İslami akım aldı başını gitti diye yakınırken, üstü kapalı laf soktuğunuz kişiler, bizim değil, sizin akranlarınız. Siz nefesinizin son oksijen molekülüne kadar savunurken görüşlerinizi, biz bozmadık politik dengeleri.

Kayıp ve depolitik değiliz!

Tamam pek çoğumuz bilmiyor olabilir ‘Dev – Genç’i, ama bu bizi ‘Sev – Genç’ de yapmadı hiçbir zaman. Kulağımızda küpe, elimizde kameralı cep telefonu, ayağımızda converselerimiz var diye; duyarsız, maddiyatçı ve şekilci olduğumuzu iddia etmeyin. 60 kuşağı gibi salt politik değiliz diye, apolitik olduğumuzu da söylemeyin. Ve asla bizim, 80 öncesindeki bazı gençler gibi, daha sağ'ın ve sol'un ne olduğunu bilmeden, silahımızı kapıp eylemlere gitmemizi beklemeyin.

Bizi eleştirmek yerine olduğumuz gibi görün artık. Kiminin depolitik kiminin apolitik olarak yorumladığı o boşluktan, çoktan çıktık biz. Biz de görüyor, duyuyor, umursuyoruz. Evet idealistiz ve kariyer peşinde koşuyoruz. Çünkü aç kalmak istemiyoruz. Çünkü ayaklarımız yere basıyor. Evet fikirlerimiz, görüşlerimiz ve ideolojimiz de var. Ama körü körüne değil, bilerek, görerek, sorgulayarak. Kimsenin ve hiçbir şeyin tutsağı değiliz biz. Evet; belkide biz farklı bir diyarda yaşıyoruz ama unutmayın.. Sizi de bekleriz!!

Afişler eski ama vaatler tanıdık
(seçimlerin yapılmasının  üstünde geçen zamanla bunlar gereksiz gibi gelebilir size ama bu kadar siyaset yapmışken  yazmadan olmazdı)

Tarih Vakfı’nın özel koleksiyonunda bulunan afişler, öce gülümsetiyor, sonra düşündürüyor. Afişler eskimiş ama vaatler dolayısıyla da umutlar değişmemiş sanki…

CHP

1957 - “Ne yazık ki traktörü öküzle çekiyoruz!”
- Neyse ki öküzler işsiz kalmadı.

1957 - “Nal Mıhı, Kalsiyum, Penisilin, Peynir, Marangoz Malzemesi, Et, Kahve, Lastik, Yedek Parça, Gözlük Camı, Defter, Mürekkep, Yay, Terayağ, Cam, İnşaat Malzemesi, Kanaviçe, Demokrasi YOK!”
- Şanslıyız, artık sonuncusu hariç hepsinden biraz var!

1977 - “Silah gidecek, barış gelecek”
- Amin.

Demokrat Parti

1950 - “Yeter Söz Milletindir”
- Hala bu umutla yaşıyoruz.

1957 -  “1950 Geri kalmış bir devlettik, 1957 İleri bir dünya milleti olduk”
- 2007 başladığımız yerdeyiz.

Adalet Partisi

1973 – “Avrupa'yı Asya'ya bağladık”
- Ama hala her geçişimizde para ödüyoruz.

MHP

1973 - “Denenmiş denenmez, solcuya-renksize aldanma “
- Neyse ki sizi de denemiştik.

22/10/2007


Her günüm cenaze her günüm şehit

Bunların sebebi bir it oğlu it
Uyan Türk evladı uyuma uyan
Otuz kupona alınmadı bu vatan

12/10/2007

'Beni hoyrat bir makasla (ah) eski bir fotoğraftan aldılar 
Orda kaldı yanağımın yarısı 
Kendini boşlukla tamamlar 
Ah omzumda bir kesik el ki Hala durmadan kanar....'


Çok zamandır Sezen Aksu dinleyemiyordum.
O sevmezdi... İstemezdi ... Gerekli görmezdi... O'nun elit zevklerine uymazdı...
'O istemiyorsa dinlemeyebilirim' idi...
O gitti... Şarkılar bana kaldı...

Haydarpaşa Garı'nda oturup yedi saat hiç gelmeyecek bir yolcuyu beklerken bu şarkı takıldı dilime...
Tren yolculuklarını çok severim...
Her yolculuğu severim aslında...

Sonunda kavuşma olan her yolculuğu severim...

Ama bazen, bir otobüsten inersiniz ve hiç sevmediğiniz o şehirde sizi bekleyen tek şey koskocaman bir 'yapayalnızsın' pankartıdır...

Sizden başka kimse görmez...
Tesadüf buya trenle gittiğim tüm şehirlerde beni bekleyen arkadaşlarım varken, otobüsle gittiğim hiçbir şehirde bekleyenim olmadı...

Sonraları yalnızlığımı sever oldum... Deli olmayı sevmek gibi... Yalnızlığınızla konuşursanız her gece -saatlerce- olacağı budur...

Omzumdaki kesik el hala kanıyor mu?

Giderken resimlerden beni kesmiş ... Kendine ait suretleri götürmüş... Benden kalanlar öylece serili idi halının üzerinde... Yüzlerce kesik parça vardı... Ben baktım... Hiçbiri kanamıyordu ... O gittiğinde sadece ben kanadım...
En çok ilk yaralanmada acır insanın canı.
En çok kanı ilk yaralanmada kaybedersiniz.
Başka isimler ve başka şehirler yaralar sonra sizi.
Ama ilk yaralanmanın verdiği o gümüş renkli kanamayı asla unutamazsınız.
Her hatırladığınızda yeniden kanarsınız.
Kanadıkla zenginleşir, kanadıkça büyürsünüz.
Kanadıkça gözyaşından okyanusa dönüşürsünüz.
Kanadıkça çocuklarınız olur.
En çok ilk yaralanmadaki o taze acıyı özlersiniz.
En sevdiğiniz yaralanma en geçmişte kalan olur.
Yaralandıkça, kanayan olmayı bırakıp kanatan olmaya başlarsınız...
Kanadıkça kendiniz kadar başkalarını da kanatmaktan zevk alırsınız...
En çok...

Uyuyorum...

Sızmakla bayılmak arası bir şey yapıyorum daha doğrusu... Sonra zaman geçiyor... Günler geçiyor, aylar geçiyor, sokaktan insanlar ve aklımdan ölüme dair yüzlerce cümle geçiyor... Sonra yine uyuyorum...


İçi boşaltılmış bez bebekler gibi hissediyorum kendimi... Heves alınana kadar oynanmış ve sonra umarsızca bir kenara fırlatılıp atılmış... Fırlatıldığım o yerde hala sabırla bir gün geri döneceğin umudu ile bekliyorum...


Seni birlikte olduğumuz ilk an nasıl sevdi isem şu an bu ölümcül terkedilmişlik içinde bile o an ki kadar çok seviyorum... İliklerime kadar özlüyorum seni...


Dokunuşunu, sesini, nefesini ve hatta sonunda korktuğumu başıma getiren, saatler süren sessizliğini bile delicesine özlüyorum...


Uyku dedikleri o kocaman çukurun içinde sürekli daha aşağılara yuvarlandığımı ve birilerinin mütemadiyen kalbime bıçaklar, tornavidalar sokup içimde çevirdiğini hissediyorum... Çığlık çığlığa ve hep senin yanımda olman ümidi ile uyanıyorum... Ama yoksun... Kalbimdeki o sancı duruyor ama sen yoksun....


Saçlarım kızıl ve kısa şimdi... Çünkü sen kısa ve kızıl saçlı kadınları seversin... Ve artık ben çok sayılı delirme anları hariç hiç ağlamıyorum... Çünkü yine sen, ağlayan kadınlardan nefret edersin...


Her şeyi hep senin sevdiğin, senin istediğin gibi yapıyorum... Her şeyi hep seni de içime alarak iki kişilik yaşıyorum... Tüm bu çaba ve kaos içinde “ben” her gün azalıp her gün daha da tükeniyorum... Senin seveceğin gibi bişey olabilmek için gittikçe kendimi kaybediyorum...
Ne bu tükeniş, ne çektiğim acılar ne zamanın hayatımı alıp götürüyor oluşu hiç umurumda değil... Sadece seni özlüyor ve sadece seni bekliyorum... Sonra uyuyorum...


Eğer geri dönmeyeceksen, bir gece uyuyup bir daha hiç uyanmamak için Tanrı’ya sürekli yalvarıyorum... Beni sensizliğin içinde bırakacak kadar Tanrı’yı kızdıracak ne yaptım öğrenmek istiyorum...


Ömrümden günler, yollardan insanlar ve aklımdan korkunç şeyler geçip gidiyor....Ama sen hiç gelmiyorsun... Sen belki artık varlığımı bile anımsamıyorsun...

 

“Adı aşk olan kadın” derdin bana... Şimdi adım ne benim?