Atış Poligonu

İçimden Geçenler En "NET" Nasıl Can Bulur

Mutlaka görmüşünüzdür.

Hiç olmadı, düşlerinize uğramışlardır martılarla birlikte.

Daha da olmadı bir çocuğun yüzünde, masumiyetinde görmüşünüzdür melekleri. Zaten çocuklar da birer melek değiller midir aslında?

 

Narin, kırılgan, dünyamıza iyilik ve mutluluk getiren kanatları olmayan ve uçamayan melekler.

 

Geçen gün o meleklerden biriyle karşılaştım soğuk bir hastahane koridorunda.

12 yaşındaydı, adı Elif. Güzeldi. Melekleri kıskandıracak kadar güzeldi. Simsiyah saçları ve zeytin gözleriyle gülümsüyordu. Konuştuk, biraz karnı şiş gibi geldi bana. Ama gözleri o kadar huzurlu ve umutlu bakıyordu ki herhangi bir hastalık konduramadım üstüne. Sonra annesi geldi. Gözleri ağlamaktan şişmiş, yüzünde sahte bir gülümseme oturdu daha doğrusu yığıldı kaldı yanımdaki sandalyeye. Elif uzaktaydı birazcık. 'Hasta' dedi annesi usulca; belli ki benden haberdar bile değildi aslında kendi kendine konuşuyor, Tanrı'ya isyan etmemek için, içini boşaltıyordu. 'Karaçiğeri de kalbi de iflas etmiş, umut yok diyor doktorlar. Yeşil kartın da süresi bitti, testlerini de yaptırıp şu karnında ki suyu aldırtıp rahat ettiremiyorum yavrumu'. Bir kez olsun bakmadı bana, bir şey de istemedi. Yılgın, umutsuz, acı doluydu. Anne olmadığım halde yaşadıklarını az buçuk tahmin etmeye çalıştım sol tarafım fena sızladı.

 

Niye geldiğimi unutup çıktım hastahaneden. Elif'in ağrılarını dindirmek için 1-2 telefon, 1-2 gerçek dost yetti ama Elif'in test sonuçları çok kötüydü. Anne olma hayalleri kuran bir hanım Elif'e bir Barbie bebek verdi. Elif  'artık ölsemde gam yemem her istediğim oluyor' dedi. Bizim yaş aktı kalbimizden. Küçük melek gülümsedi 'hayat ne güzel' dedi isyan sözcüklerini yuttuk derinden. Zordu dayanmak, kim demiş kolay diye başkasının acısını gözlemlemek? Kan aktı içimize, kalbimiz sıkıştı, gözyaşlarımız dondu gözlerimizde. Ağlarken gülümsemenin nasıl olduğunu sorsalar cevap veremezdim, şimdi iyi biliyorum.

 

Şimdi, şu gün itibariyle Elif ve onun gibiler kalplerinde umut, gözlerinde ışık, doktor amcalarının yanında beklemekteler. Melek olmak için eksik olan kanatlarını ve Tanrı'nın yanına uçmayı. Onlar için vakit maalesef artık çok geç. Organ bulunsa bile o kadar uzun bir sıra var ki, o organın birinin Elif'e vaktinde ulaşabilmesi neredeyse imkansız. Hoş ulaşsa da artık yapacak çok fazla şey kalmamış.

 

Ülkemizde hala 'Organ Bağışı' konusunda imtina eden insanlar var. Olayın dini, tıbbi, ahlaki tüm yönleri bir yana; en önemlisi sanırım insani yönü. Ölürken bile birilerine can olabilmek. Birilerine nefes aldırabilmek. Birilerinin umudunu, hayalini gerçekleştirebilmek. Çoğunun yaşarken yapamadığını, ölürken yapabilmenin inanılmaz güzelliği.

 

Her ölüm, bir gidiş, bir veda, birleri için en acısından bir hasret anlamına gelir. Vuslatı olmayan, asla da olmayacak bir hasret. Her gidiş bir bitiştir çoğu için. Ama her bitiş bir başlangıç olabilir birileri için. Elifler, Ayşeler, Fatmalar için belki de en büyük umuttur Aliler, Hüseyinler ve tüm yitirilenler.

 

Hayata eksik ve hasta başlayan tüm küçük melekler için, sizin acınız, kaybınız,  yeni bir varoluş umudu olacaktır. Hayat da bunun için değerlidir belki de zaten; kayıplardan varoluşlar yaratır, küllerinden yeniden doğan anka kuşu gibi.

'Geç kalınmış' kabilinde her cümlenin bir annenin yüreğine nasıl battığını, 'organ olsaydı yaşardı' cümlesinin bir babanın gözlerini nasıl kararttığını sosyal hayatımda ki uğraşılarım nedeniyle yakınen bilenlerdenim. Duaların, umutların, belki şu an yerini bile bilmediğiniz bir organınız için nasıl göğe yükseldiğini yaşayanlardanım. Kan bağıyla değil, insanlık bağıyla bir çoklarının ellerinden tutmuşluğum, her gelen sabahı onlarla karşılamışlığım var. Ve onlar bunun için dua ederken, acı bir kazayla yada hastalıkla gökyüzünde melek olan insanların, boş inanışlar yüzünden çürümeye mahkum edilen organları var. Bu ne yaman çelişkidir Tanrı'm.

 

Yaşayabilecek küçücük meleklerin, kanatlanıp uçması belki de Tanrı'nın bir sınavıdır kullarına. Bir sabır, bir fedakarlık, bir sevgi sınavıdır. Hala insanlıktan umudunu kesmemiş Yaradan'ın belki de son çırpınışlarıdır insanoğlunu kurtarmak için. Onun adına konuşup 'günah' diye fetva verenlere, yenilenen bir can'ın yüzünde ki gülümseme tokat gibi bir cevaptır belki de kimbilir. Paylaşmanın, karşılıksız vermenin, koşulsuz, çıkarsız sevmenin vücut bulmuş bir halidir o bakışlarda ki teşekkür belki de. Belki de karıncaya can veren, hikmetinden sorgu sual edilmeyen Rab'bim böyle sınamaktadır biz kullarını. İçimizde ki vefayı, sevgiyi, yaşama saygıyı, aşkı, fedakarlığı, inancı ve sabrı böyle ölçüyordur.

 

Ne bir din ulemasıyım, ne bir ilim adamı ne de bir ahlak profösörüyüm. Sadece insan olarak soğuk ve gri bir hastahane odasında nasıl çaresizlikler yaşanabildiğini bilen biriyim. Ve o çaresizliğin biraz daha bilinçlenmekle yok olup gideceğine yürekten inanan bir insanoğluyum. Hala bir umudum var insanlığa dair. Hala mucizelere inanıyorum çoğunun aksine. Hala olanaksız kelimesinin varolduğunu reddediyorum sözlüklerde. Biliyorum ki, çaresizlikler bir gün bu güzel ülkemde son bulacak. Hiç bir organ toprağın altına gömülmeyecek ve huzura kavuşan her ruh, hala soluk alan her canlıya bir umut vermeye devam edecek.  

 

Seçimlerinizin hep hayat üstüne olmasını, umutlarınızın hiç tükenmemesini dilerim.

Direnmiştim Ama..

16/10/2006

 

 

 

 

 

 

Can alıcı kuşlar gibi başımın üstünde dönüp durdu belalar…

En beklenmedik anda, en yakınımdakinden gelip beni buldu ihanetler…
Direndim ben… Böyle olsun istemedim… Sırtımı hayata dönüp gitmeyi kendime yediremedim… Belki de cesaretim yoktu, yeltenemedim…
Yola çıktım defalarca ama geri döndüm hayata, diğer tarafta ne var ne yok hiç öğrenemedim…


Şimdi kararlıyım… Bitti hayat…


Kendimi kendimden sıyırıp, yeni bir kadın yaratmaya, o kadına kilitlenip sevdiğim herkesi ve her şeyi unutmaya kararlıyım…
Elimin altındaki metal fare isimler üzerinde sekip duruyor dakikalardır…
Sohbetler, kelimeler, anlık da olsa paylaşılmış tüm acılar, listede kendilerini simgeleyen isimlerle beraber uçup gidiyor. Listeyle beraber hayatımdan da birileri eksiliyor yitiyor gidiyor…
Üzülüyor muyum?
Hayır…
Anladım ki zaten yokmuşlar hayatımda isimlerinden öteye…
Kala kala 10 kişi kaldı karanlık şehrimde, kendilerinden ve içlerindeki insanlıklardan emin olduğum… Gerisi boşmuş… Yalanmış… Benim kendimi kandırmamdan ibaretmiş…
Bu temizlik uzak tutacak mı beni belalardan?
Kış hazırlığı gibi yaşanan bu yaprak dökümü koruyacak mı beni can alıcı kazalardan?...
Bilmem… Bilemem…
*
Erdem hala listemde… İsmi ve erdemi ile sıralamanın en başında…
Araya giren günlere ve suskunluklara rağmen değişmeyen samimiyeti ile sanırım uzun zaman kalacak…
Alexia bebeğim hala listede… Yıllara ve suskunluklara aldırmayan bir isim de o… Üstelik yağmurlar da başladı hergün onu bana taşıyan…
Gerisi.. Bir kaç doktor bir kaç köle emeklisi… Yani canımı yakacak ve canım yandığın da yardım alacağım bir kaç isim…


Gerisi…

 

Gittiler…

 

Sağ elimim sol tıkı ile bir kaç dakika içinde kayboldular… Harcanası ve unutulası biri idim onlar için…
Şimdi onlarda benim için tarih oldular…
Benden çaldıklarını sandıkları her şeyle beraber, onlarla yaşadığım sahte geçmişi de aslında ben hediye ettim onlara…
Beni aslında hiç tanımamışlardı…
Ve nihayetinde beş dakika evvel tanımadıkları sahte bir kadınla beraber çöp sepetine atılıp hak ettikleri yeri buldular…



Karmaşa da kaybolur gidersin.
Hep birilerinin gelişini beklemektir en yorucu zamanlar, gelmeyecek olanlar.
Korkulmayacak ve kaçılmayacak, erdemdir: Yalnızlık ... ve

Yalnızlık çalmaya görsün
Gecenin bir vakti kapını.
Hep yalnızızdır aslında,
Kendi seçimimizdir bu,
Bilir de, bilmek istemeyiz.
Her çağırana gideriz,
Herkesten de aynını bekleriz.
Gelmediler diye,
Günlerce ve gecelerce
Hüzünler koyar içeriz,
Siyah kadehlerimizden.
Dışarıdan seyretme vakti gelmişse artık;
Oturup insanları pencerelerimizden,
Yalnızlık ağır ağır vuruyorsa,
Kaçıştır bu en büyük kederlerden.
Kalabalıklarda yaşanacak acılardan,
Ne zaman ki başlar
ve çoğalır tek başımalığımız,
Yalnızlık öğretir, insanları:
İçlerini, gerçek yüzlerini.
Aralarında ne kadar az 'arkadaş' olduğunu
ve bunlara rastlamanın gerçekten 'büyük bir şans'
olduğunu öğretir, öğreniriz.
Yalnızlık ki: öğretir.

-=-

Bilir misin? İyi değilizdir aslında, kazınmamış hüzünler kalmışsa kalbinde, kaçamazsın, bir gece başında dikilir karşına yalnızlığın ıslak hayaleti, üşürsün ya hani, ürperir misin benimle aynı anda, bir yerlerde ...

Sevgimle,

Şu an, Çamlıca Tepesindesin...
Belki şimdiye kadar ayağının değdiği, ve üzerinde durabildiğin en yüksek noktadasın...
Belki beni ne çok sevdiğini düşünüyorsun şimdi, belki de seni nasıl sevdiğimi...
Rüzgâr; çözülmüş eşarplar gibi çekip aldıkça düşüncelerini başından, ve uçurdukça Marmara’nın üstüne doğru... Sen, Karadeniz’den esen karayelden siyah bir şal daha tutup sarmaya çalışıyorsun başına!..
Yazık ediyorsun;
Önünde durmakla rüzgârı durduramazsın!..

Şimdi, sen; Çamlıca Tepesindesin...
Çamlıca’da, Ağrı Dağı’nın resmine bakıyorsun...
İçin ağrıyor; kendi yorumlarından!..

Nerdesin, biliyorum... Nerdeyim, biliyorsun...
Nerdesin, bilmesem de; ve sen, nerde olduğumu bilmesen de, hep... Umarım, ve dilerim hep akarken bulacaksın beni, bir çeşme gibi; sana doğru!..
...sana doğru...
Seversen, severken bulacaksın beni karşında; küsersen, tebessüm ederken bulacaksın; gidersen, beklerken bulacaksın beni ardında, ve her halde sana ait olan kararı yine sen vermiş olacaksın!..

Görmek için, ve görünceye kadar bak!..
Bunun; sorumluluktan kaçmak olmadığını anlayıncaya kadar bak!..
Çünkü, sorumluluktan kaçmak ile vebalden kaçmak arasında, büyük bir fark var, büyük!.. Çamlıca ile Ağrı arasındaki gibi büyük!..
.....
Ve üstelik, Çamlıca dolmuşundan bakınca Ağrı’yı tepe görmek; ağrı yapar insanda!..

Gönlüm, gözünü açtıkça;
Düğümleri en köründen atmakta!..
.....
Gökyüzümde uçurtmalar...

Bir gönle kördüğümlü uçurtmanın gönlünde salınan uçurtmalar... Onlardan her birinin gönlünde yine gökler, ve renk renk uçurtmalar... Uçurtmalaaar; her yönde, sayısız uçurtmalar; her birinin gönlünde körün körü düğümler... Her düğümün ucunda; gönlünde gökler, ve göklerinde uçurtmalar taşıyan uçurtmalar!..

Gönül kanamaz!..
Fakat, sızlar;
Kuyruğu jiletli bir uçurtma, nihayet koparırsa kendi ipini!..

ERDEM II

22/9/2006

 

Kendi acısı ile başedebilen, edemese de bununla kimseye sıkıntı vermeyen insanların toplandığı basit sıradan görünümlü bir uzak yer kulübü…

Zamanla acıyı veren kişiyi değil, artık kendilerine hayat arkadaşı olmuş acıyı seven insanların, birbiri ile hiç konuşmadan anlaştıkları, birbirlerinin bu uykusuz saplantılarına 24 saat boyu saygı gösterdikleri kulüp…

Benim kulübüm…
Sen uzun zamandır kabul edebildiğim ilk konuksun.
Sen uzun zamandır gördüğüm en güzel çocuksun…

Yalnızız şu sıralar bu uzak yerde… Senden çok evvel kalabalık, tek kişilik bir kafile büyük gürültüler kopartarak ayrıldı… O’nun için acıyı erteleyip başkalarının üzerine yıkmak, sahip çıkıp içine sindirmekten çok daha kolaydı…

Gitti…

Merak etme seni O’nun odasına almayacağım… Alışılanın aksine ben seni, kimsenin yerine koymayacağım… (Hoş bu kulüpte de zaten kimse kimsenin odasında kalmadı…)

*

Seninle karşılaştığımız sabah deli gibi ayçöreği istiyordu canım… Bunu hatırlıyorum… Ve havanın çok sıcak olduğunu… Ve başımın çok ama çok ağrıdığını…

Ve seni o ilk an hiç sevmediğimi…

Çok değil bir kaç saat sonrasında bambaşkaydı fikrim…

Acısını kendi koluna resimleyecek kadar seven bir adamdın sen… Susup aynaya bakmak gibiydi o gün her şey… Çok uzun zamandır kendi kendime karşı bile susmuştum ben… Şimdi sen, bana ait bir iç ses gibi karşımda durmuş kendi kabuğunu kaldırıp yaranı kanatıyordun hiç iyileşmesin hep taze kalsın diye… Acı bile olsa hep taze kalsın… Yeter ki hep kalsın diye…

Kal dememek, desen de O’na sesini duyuramamak, duyursan da kalmayacağını bilmek… Ama bunun yerine içinde bir yere kazımak tüm yaşananları ve ona bir şekilde “Kaldın işte bak… Gitsen bile hep benimlesin artık…” demek, yalnız uyumamak artık geceleri ve sabahları yalnızlıktan 500 metrekare büyümüş bir yatakta tek başına uyanmamak mümkün artık senin için…

*

Babakale diye biyer var Çanakkale de… Küçük bir balıkçı kasabası… Kimsenin kimseye gereksiz sorular sormadığı, kolay gidilen, zor dönülen bir yer… Küçücük ve tek otelinin pencerelerinden baktığında geceleri ışıl ışıl Yunan toprağı gördüğün, balık rakıdan başka yiyecek bir şeyin olmadığı, zamanın durdurulabildiği bir yer…

Senin bana misafir olduğun gibi yağmur sonrası, bıkmış, bezmiş ve her şeyden küllüm vazgeçmiş bir halde ulaştım ben oraya ilk sefer…

İlk üç gün denize bakmaktan ve ağlamaktan başka bir şey yapmadım… Kusana kadar, bayılana kadar, içimde tükenmez bilmez kanamalar başlatana kadar ağladım… Aşk değildi sebebim… Aşktan daha değerli olan tek şeyi kaybetmiştim… Öleceğim sanıyordu herkes ağlamaktan… İçim tükenecek ve bu tükeniş beni öldürecek sanıyordu herkes… Geceleri penceremin kenarında kendi kendime konuştuğum için delirdiğimi sanıyordu herkes…

Oysa ben anlatıyordum sadece… O’na anlatamadıklarımı, anlasın diye beklediklerimi, açık bıraktığım pencereden durmaksızın yağan yağmura ve denize anlatıyordum…

Üç gün sonra o odadan dışarı çıktığımda söylemem gereken hiçbir şey kalmamıştı hayata dair… Onarmıştım kendimi… Beni benden başka kimsenin onaramayacağını o yerde o sene öğrenmiştim…

Şimdi seninle konuşurken çoğu zaman, orada o açık bırakılmış pencerenin önünde hissediyorum kendimi…

Belki her dem çok serin olduğun için, belki bana hep deniz koktuğun için…

Bu yüzden içim çok rahattı seni buraya davet ederken…

Yalnızlığımı bölmeyeceğini, ışıkları açıp gözümü ağrıtmayacağını, ben anlatmadan senin sormayacağını biliyordum… Yine de ben bile tahmin etmemiştim bu kadarını… Bana bu kadar benzeyip beni bu kadar şaşırtacağını hiç düşünmemiştim…

Kapağını açtığımda içinden çıkan şeye şaşırdığım tek şeysin yaklaşık 4 yıldır… 

Erkeklerin de acıyı bu kadar net algılayabildiğini, birini çok sevmenin bir erkeği de yerle yeksan edebileceğini düşünemezdim seni tanımadan önce… Ben öyle erkeklerin uzun zaman evvel tükendiklerini sanıyordum…

Aşkın adı gibi, aşk acısı’nın tadı da aynı demek ki her dilde, her bedende…

Hiç iğrenmeden bakıyoruz birbirimizin yara izlerine seninle… Seyrediyoruz hiç dokunmadan aslında ne yapılması gerektiğini bildiğimiz halde… Bakıyoruz ve bekliyoruz… Ve beklerken birbirimize cevabı sıradan insanları tatmin edecek uyduruk teselli sorularının hiçbirini sormuyoruz…

*

Normalde biri beni bu kadar itse asla ikinci kez yanına dönmezdim… Birinin köşelerine bu kadar çok çarpsam asla o kişi ile görüşmezdim… Normal şartlar altında… Oysa normal değiliz… Ne sen ne ben artık hayata karşı normal tepkiler vermeyeceğiz…

 

Çünkü içimizden aşk geçti bizim

Çünkü içimizi aşk kesti bizim…