Atış Poligonu

İçimden Geçenler En "NET" Nasıl Can Bulur

görmezdim önümü görmezdim , okudum yıllarca hep okudum
okumaktan boynumu büktüm yoruldum
bilmezdim adımı bilmezdim aradım tüm
her şehirde aradım
koştum dere tepe aştım dolaştım

kimin uğruna , ne uğruna

herkes köşesini kapmış iyi ama ben nası büyük adam olucam
bir tek seni bana çok gördü dünya
iyiler bu savaşı kaybetmiş peki ben nası büyük adam olucam
kötü olmak seni geri getirir mi acaba

sevmezdim okulu sevmezdim , okudum yıllarca hep okudum
okumaktan boynumu büktüm yoruldum
bilmezdim oyunu bilmezdim denedim her şekilde denedim
denemekle olmadı zaten yenildim

kimin uğruna , ne uğruna

herkes köşesini kapmış iyi ama ben nası büyük adam olucam
bir tek seni bana çok gördü dünya
iyiler bu savaşı kaybetmiş peki ben nası büyük adam olucam
kötü olmak seni geri getirir mi acaba

ben nası büyük adam olucam

İç'im-e

1/8/2007

Verdiğin; aldığın ışıktır...
Kârın ise; aydınlık kalmak!..
.....
Temiz bir ayna da aydınlık kalabilir ışıkta durduğu müddetçe, kara bir keçe de...
Biri aydınlıkta kalır, diğeri kendine bakanları da aydın kılar!
Sen, kendin karar vereceksin; “ne” olduğuna...
*
Senden yansıyan; aldığın ışıktır!..
Güneşin kim?..
Işığı kesilmiş kütleler halinde dolaşıyor insanların çoğu; karanlıktaki uydular gibi!..
Almazsan veremezsin, bitanem... Aydınlanmadan aydınlatamaz, dolmadan taşamazsın!..
Bu demek değil ki; gülümseyen ayın yüzünde yok çiçek bozukları, sivilceler!.. Var elbette. Ama, ne bu pürüzler ayın parlamasına manidir; ne de ona bakanlar, yansıyan güzelliğinin arasından, bunları görmeye çaba harcar!..
*
İnsan; sadece insandır, ama insan; insan’dır!..
Güç ve acziyet... En güzel’lik ve en çirkin’lik...
İnsan “zirve ve çukur” demek; koca bir kıta gibi, dağı denizleriyle!..
Ve insan; bir kabre doldurulmuş üç kürek toprak demek!..
İşte, bunları bilince güler insan, gülümser; kaderine... Gelen belli iken, ve gönderen!..
Diyebilmek zor aslında böyle, biliyorum...
Zaten bunun için değil mi inlemeler; şikâyet olmasa da!..
*
Yani, “insanız” karagülüm; gülün dikeni bile sızlatır bizi, ve ağlatabilir gül yüzü gülün!..
Ama insan olduğumuz için de biliriz ki;
Tebessüm; borcumdur sana... Alacağındır, bendeki!
*
Yine, bir sarmaşık gibi dolandığında boynuma veya kucakladığım zaman; döndürmek isterim seni başın dönünceye, ve saçların bulutları dağıtıncaya kadar...
Yapamam;
İnsan olduğum için!.
*
Almadan veremezsin, demiştim değil mi bitanem... Ve, aydınlanmadan aydınlatamaz, dolmadan taşamazsın!..
Senden yansıyan; aldığın ışıktır, değil mi bitanem?..
Güneşin kim?..
Karanlıkta kalmış uydular gibi, ışığı kesilmiş kütleler halinde dolaşan insanlarla dolu olsa da şu dünya; sen bakma onlara...
Zaten göremezsin, ışıkta durmayanı!..
*
“Unutma, demiş miydim bitanem...
Verdiğin; aldığın ışıktır!..”



 
Size bir şey sormak istiyorum, demişti...
Hayalleriniz mi çok, yoksa hayal kırıklıklarınız mı?
Ben de sana bir şey sorayım, dedim...
Denizdekiler mi çok, yoksa kaçırdığın balıklar mı?
*
Denizde, kaç balık olur?
Ama oltan, bir tanedir!
Yani, sayısız balık arasından yakalayabileceğin miktar sınırlıdır...
Oltan bir tanedir;
Ama deniz balık doludur!
Yani, sayısız balık arasından yakalayabileceğin miktar sana bağlıdır...
*
Tarlaya kürek batırmak gerçektir; fakat tohum atmak hayal...
Denize kova daldırmak gerçektir; fakat olta atmak hayal...
*
Hayal kırıklıkları olmasa, hayallerin kıymeti olur muydu?
Senin çaban, bunun için kıymetli; alın terini değerli kılan, bu...
İyi ki, balıklar gibi deniz suyunda beslenmiyorsun da; balık tutman gerekli...
İyi ki, solucanlar gibi besinin toprak değil de; toprağın cevabını bekliyorsun...
*
Hayaller balıklar kadar çok; fakat oltan bir tanedir veya iki tanedir yahut birkaç tanedir...
Peki ya hayal kırıklıkların?..
Dilerim ki çok olsun ve çok kırılsın hayallerin, dökülsün yaşı gözlerinin. Çünkü bu senin zenginliğindir, bu senin öğretmenindir, bu senin gücündür, ısrarındır, sabrındır... Yarına kalıcılığındır...
*
Çok korkardım; ilk atışında bir kör balık yutsaydı oltandaki iğneyi?.. Ya ikinci atışında da topal bir balık düşseydi oltanın üstüne?..
Ya olsaydı bunlar ilk denemelerinde?
*
Bir bebeğin yürümesi; sayamayacağın kadar çok düşmesiyle mümkün!
Hiç kimse, ilk taytay duruşundan sonra rap rap adım atmaya başlamadı...
Şu an yürümekte olan herkes önce düştü; sonra gene düştü ve ardından tekrar düştü ve sonra bir daha düştü, bir daha ve on defa ve yüz defa daha düştü, öyle değil mi?..
Sen neden farklı olasın?
Sen niye imtiyazlı olasın da hiç kimsenin elde edemediğine sahip olasın?
*
Eleğin ve eleği sallayışın ayırır hayal ile hayal kırıklığını, devam et!
Oltayı atışın, iğneyi bağlayışın, yemi takışın ve hatta kenarda duruşun bile tesir eder, balığın seni seçmesine...
Fakat hep öğrenirsin, her defasında yine ve yeniden öğrenirsin...
*
Hayal kur, çalış, başarama... Hayal kur, çabala, ulaşama... Hayal kur, didin, kavuşama... Hayal kur, yorul, yetişeme... Hayal kur, koş, varama... Hayal kur, ümitlen, elde edeme... Hayal kur, devam et... Hayal kur, devam et... Hayal kur, devam et...
Çünkü senin işin bu;
Hayal kuracaksın ve devam edeceksin... Durmayacaksın... Yılmayacaksın... Öyle çok tekrar edecesin ki işini; artık bıkacak sana sataşmaktan, seninle zaman harcamaktan başarısızlık!..
*
Bir insanın yapacağın en büyük hatalardan biri ne, biliyor musun?
Ya tutamazsam, diyerek; denize olta atmaktan vazgeçmek!
.....
Dilerim çok kırılsın, ama kırılmakla bitmeyecek kadar da çok olsun hayallerin!

SEN BENİ terk edip giderdin
Sirenler çalardı kentin uğultularında
Kalabalığa karışırdı endişelerimin kokusu
AY terk etmezdi GECEYİ
Vefalı seveniydi sonsuz değin,
Her gün dur demeden, sevgisini yitirmeden
Bırakırdı kendini çırılçıplak gecenin koynuna
Güzel, çekici, şehvetli
Buz gibi bir şarap tadındaydı ay…

SON TREN terk edip giderdi İSTASYONU
Düdük sesi duyulmaz olurdu
Ben seni şiirlerdim yine, yeniden
AY terk etmezdi GECEYİ
Vurgunuydu gördüğü ilk günden beri
İmrenirdim tutkularına, içim ürperirdi
Gece dördü vururdu saatler
Bense kimliğimi kaybederdim…

KUŞLAR terk ederdi ŞEHİRLERİ
Kelepçeler takılırdı şiir yazan ellere
Bir külhanbeyi narası olurdu aşk şarkıları
AY terk etmezdi GECEYİ
Hep aynı tutkuyla sarmaş dolaş olurlardı, kıskanırdım…
Ben seni yanımda isterken,
Rüzgar yaslardı başını omzuma,
Geri çekerdim bedenimi
Önce bir motor sesi, saat sabah yakın…

VAPURLAR terk ederdi İSKELEYİ,
Martılar yarı uyanık sabah uykusunda,
Geceyi bölerdi bir başınalıklar,
AY terk etmezdi GECEYİ
Seviyordu doğuşundan bugüne dek
Ben nasıl seviyorsam seni,
Nasıl saklıyorsam, yazıyorsam sevgimi kalbime
Geceyi dinleyen de yalnız bendim belki
Oysa o da AYA aşıktı…

SEN BENİ,
TREN İSTASYONU,
KUŞLAR ŞEHİRLERİ,
VAPURLAR İSKELEYİ terk ederdi belki,
Hiçbiri bir tek AY olamazdı,
Mühürlenmiş bir isim yazıyordu dumandan
Terk ederdin sen bile beni de,
AY terk etmezdi GECEYİ…

Arnavutköy sahilinde yürüyorduk. Saçları rüzgarla dans ediyordu. Bir sürü insan gelip geçiyordu kıyı boyunca uzanan sahil yolundan. Denize bakan banklardan birine oturduk. Gözlerini denize dikti, baktı.

“Aşığım İstanbul’a” dedi…

Eğilip gözlerimi gözlerine diktim :
“Ya bana?” dedim, cevap vermedi sadece alımlı gülümseyişiyle gülümsedi…

Aramızda adeta bir oyun haline gelmiş gibiydi bu. Öyle görünse de benim için bir oyundan çok, can sıkan bir soru işareti, bir kaygı gibiydi.

O gece de Üsküdar’da yürüyor, Kız Kulesi’nin neon lambalarına bakıyorduk. Küçük tekneler geçiyordu birbiri ardınca. İki köprünün kolları sonsuza uzanıyor gibiydi. Bir anlık sessizlik oldu aramızda. Baktım, iri kahve, güzel gözleri takılıp kalmıştı kız kulesinin muhteşem güzelliğine. Nefesini tutmuş görünüyordu.

“Aşığım İstanbul’a” dedi. (her zamanki gibi)
“Ya bana?” dedim bıkkınlıkla ve kocaman bir soru işaretiyle aklımda. Artık bağırarak ağlamak istiyordum. Oysa tebessüm etti. (her zamanki gibi.)

Sohbet etmekten yorgun düştüğümüzde oturduk Kanlıca tepelerinde bir sokağın kaldırımına. Çıktığımız yokuş nefes nefese bırakmıştı bizi. Yanakları al al hala bir şeyler anlatıyordu, gülüyorduk çocuklar gibi. Ve her görüşmemizde biraz daha ben oluyordu içimde ona dair bir şeyler. Zeka pırıltılarının oynaştığı güzel gözleri çok şey anlatıyordu aslında. Heyecanla kurduğu bir cümle yarıda kaldı. İstanbul tam ayaklarımızın altındaydı. Gözleri daldı.

“Aşığım İstanbul’a” dedi…
“Ya bana?”dedim nefes nefese. Oysa gülümsedi yine bembeyaz dişleriyle. O an fark ettim nicedir kıskanır olduğumu yedi tepeli koca şehri.

……..

Bir koca yıl geçti, sahne değişmedi. İstanbul’a aşık güzel gözlü erkek ve şehri ondan deli gibi kıskanan genç bir kız. Bu bir yılda belki yüzlerce diyalog aynı şekilde sonlandı.
“Aşığım İstanbul’aé
“Ya bana?”
“…” Tebessüm.


…......

Sonbahar kendi rüzgarıyla döktüğü yapraklarını yine kendi rüzgarıyla süpürüyordu. Vapurda serin esen rüzgardan dolayı sokulmuştum biraz daha sıcaklığına. Bir Cuma günü öğleden sonra, bir altın gibi parlıyordu güneş denizin mavisi üzerinde. Güneşe inat sonbahar, yerle bir ediyordu ağaçların güzelim yapraklarını. Kadıköy’den Eminönü’ne ilerliyordu vapur denizde salınarak. Alçak sesle bir şarkı mırıldanıyordum. Sevdiğini kaybetmekten korkan bir bestecinin şarkısını… Güzel iri kahve gözlerinde huzurlu tebessümüyle beni dinliyordu. Elleri saçlarımda ceketini üzerime sardı. Sıcaklığı içime işlerken şarkıma devam ettim. Topkapı göründü dümen kırılınca alabildiğine asil. Şarkımı artık dinlemediğinin farkına vardım. Topkapı’dan Beşiktaş’a uzanan koca bir hatta dalıp gitmişti güzel kahve gözler, benim gözlerime dalmak yerine. Öyle aşık, öyle hayran bir dalıp gitmek. Ve benim gözlerimde, öfkenin buğulandırdığı perdeler.

“Aşığım İstanbul’a” dedi…

Hiç cevap vermedim. Nasıl sustuğumu kendim bile anlayamaksızın sustum işte! Oysa tebessüm etti her zamanki alışkanlığıyla… Ve bir an yanıt vermediğimi fark etti, gülümsemesi asil yüzünde durdu. Güzel kahve gözler hayretle gözlerime döndü,
“Merak etmiyor musun ya sana?” dedi… Yine cevap vermedim. Öyle bakmaya devam ettim.
“Öğrenmek istemiyor musun?” dedi. Yanıt vermedim, yine gülümsedi.
“İstanbul demek sen demek güzeller güzel” dedi. (O an elimde bir tuvalim olsa bir de yağlı boyalarım, öyle bir resim çizerdim ki…) “Bu yedi tepeli koca şehir bana seni verdi, aşkı verdi. Sen kendini kıskandın durdun nicedir. İstanbul demek sen demek güzeller güzeli…”

……….

Vapur ağır ağır iskeleye yanaştı. Simitçilerin sesi, sokak çocuklarının seslerine karıştı. Güzeş kahve gözler gözlerimle barıştı, aklımda altı kelimeli bir şarkı takıldı kaldı, ‘İstanbul demek, sen demek güzeller güzeli…’