Atış Poligonu

İçimden Geçenler En "NET" Nasıl Can Bulur

 

Öksürmeli miydi vapur dumanlarından, şarkılardan çıkmış martılar? ..
Sevdalar böyle mi yaşanmalıydı? ..

 

Köşe başındaki esmer kadın şaşkın; bir çiçek alamayacak kadar” vakitsizliklere!
Kırda salınan gelincikler şaşkın...
Ve hatta kiraz çiçekleri de şaşkın.
Sevdalar böyle mi yaşanmalıydı? ..

 

Çiçeği koparılmayan... Yare sunulmayan kiraz ağaçlarında artık “tek sapta iki kiraz” olmuyor! Vermesi gereken meyveleri vermiyor dallar!
Gelincikler usanıyor beklemekten ve soruyorlar hep birlikte;
Sevdalar böyle mi yaşanmalıydı? ..

 

Sevdalar böyle mi yaşanmalıydı yahut yaşanan böyleliklerin Adı “sevda” olmalı mıydı? ..

 

Hem sevdalı hem yalnız nasıl oluyor insan?
Hem sevdalı hem ürkek, hem sevdalı hem karanlıklara tutsak? ..
Sevdalar böyle mi yaşanmalıydı? ..
Bir priz ve fiş varsa... Bunlar buluşmuşlarsa... Ve ortalık hâlâ aydınlanmıyorsa; bu nasıl sevda? ..

 

Sevdalar böyle mi yaşanmalıydı? ..
Çiçekler yapraksız...
Kelebekler kanatsız...
Gündüzler güneşsiz...
Gözler yıldızsız! ..
Dudaklar şiirsiz...
Kağıtlar mektupsuz...
Ocaklar ateşsiz! ..

Gerçekten...
Sormalı ama sormuyor sevdalılar;
“Sevdalar böyle mi yaşanmalıydı? ..”

 

Eğer sevdalar böyle yaşanacaksa, yaşanmakta olan böyleliklerin adı “sevda” olmalı mıydı


 
Size bir şey sormak istiyorum, demişti...
Hayalleriniz mi çok, yoksa hayal kırıklıklarınız mı?
Ben de sana bir şey sorayım, dedim...
Denizdekiler mi çok, yoksa kaçırdığın balıklar mı?
*
Denizde, kaç balık olur?
Ama oltan, bir tanedir!
Yani, sayısız balık arasından yakalayabileceğin miktar sınırlıdır...
Oltan bir tanedir;
Ama deniz balık doludur!
Yani, sayısız balık arasından yakalayabileceğin miktar sana bağlıdır...
*
Tarlaya kürek batırmak gerçektir; fakat tohum atmak hayal...
Denize kova daldırmak gerçektir; fakat olta atmak hayal...
*
Hayal kırıklıkları olmasa, hayallerin kıymeti olur muydu?
Senin çaban, bunun için kıymetli; alın terini değerli kılan, bu...
İyi ki, balıklar gibi deniz suyunda beslenmiyorsun da; balık tutman gerekli...
İyi ki, solucanlar gibi besinin toprak değil de; toprağın cevabını bekliyorsun...
*
Hayaller balıklar kadar çok; fakat oltan bir tanedir veya iki tanedir yahut birkaç tanedir...
Peki ya hayal kırıklıkların?..
Dilerim ki çok olsun ve çok kırılsın hayallerin, dökülsün yaşı gözlerinin. Çünkü bu senin zenginliğindir, bu senin öğretmenindir, bu senin gücündür, ısrarındır, sabrındır... Yarına kalıcılığındır...
*
Çok korkardım; ilk atışında bir kör balık yutsaydı oltandaki iğneyi?.. Ya ikinci atışında da topal bir balık düşseydi oltanın üstüne?..
Ya olsaydı bunlar ilk denemelerinde?
*
Bir bebeğin yürümesi; sayamayacağın kadar çok düşmesiyle mümkün!
Hiç kimse, ilk taytay duruşundan sonra rap rap adım atmaya başlamadı...
Şu an yürümekte olan herkes önce düştü; sonra gene düştü ve ardından tekrar düştü ve sonra bir daha düştü, bir daha ve on defa ve yüz defa daha düştü, öyle değil mi?..
Sen neden farklı olasın?
Sen niye imtiyazlı olasın da hiç kimsenin elde edemediğine sahip olasın?
*
Eleğin ve eleği sallayışın ayırır hayal ile hayal kırıklığını, devam et!
Oltayı atışın, iğneyi bağlayışın, yemi takışın ve hatta kenarda duruşun bile tesir eder, balığın seni seçmesine...
Fakat hep öğrenirsin, her defasında yine ve yeniden öğrenirsin...
*
Hayal kur, çalış, başarama... Hayal kur, çabala, ulaşama... Hayal kur, didin, kavuşama... Hayal kur, yorul, yetişeme... Hayal kur, koş, varama... Hayal kur, ümitlen, elde edeme... Hayal kur, devam et... Hayal kur, devam et... Hayal kur, devam et...
Çünkü senin işin bu;
Hayal kuracaksın ve devam edeceksin... Durmayacaksın... Yılmayacaksın... Öyle çok tekrar edecesin ki işini; artık bıkacak sana sataşmaktan, seninle zaman harcamaktan başarısızlık!..
*
Bir insanın yapacağın en büyük hatalardan biri ne, biliyor musun?
Ya tutamazsam, diyerek; denize olta atmaktan vazgeçmek!
.....
Dilerim çok kırılsın, ama kırılmakla bitmeyecek kadar da çok olsun hayallerin!

(Evlat doğurmuş bir anne gördünüz mü oralarda; yahut anneden doğmuş bir evlat?.. Söyleyin, bu yazımız kendileri içindir!..)
........

Anneler, yavrularının kendilerine en fazla muhtaç olduklarını hissettikleri zaman, onların yanındaydılar zaten...
Sonra büyük bir “kopuş” peydahlandı hiç yoktan!
Ardından;
Yavruların onlara en fazla ihtiyaç duyduğu zaman geldi; ki onlar, artık başka uzaktaydılar...
.....
Bir evlat şunu bilmeden yaşar:
Onlar varken, ihtiyacı duyulmaz...
Fakat bir de havasız kalan insana sor bakalım; nefes almak ne imiş?..
*
Anneler sadece annelik yapar.
Anneler, anlaşılmak için uğraşmazlar...
Anneleri anlamak için zaman gerekir, beklemek gerekir, büyümek gerekir...
Annelik; ancak evlat sahibi olanların anlayabileceği bir duygudur!..
*
Annelerin kıymetinin, bir gün anlaşılabileceğine inanmıyorum ben.
Çünkü annelerimiz “olmadı” hiç...
Bizler hiç “anne sahibi” olmadık;
Bu duyguyu yaşamadık...
Annelerin tamamı “evlat sahibi olmayı” hissetti; ama hiçbir evlat “anne sahibi olmayı” tanımadı!..
Hepimiz bir anneden doğduk, ama hiçbirimiz bir anne “doğurmadık!..”
*
Toplarımız oldu, misketlerimiz oldu, plastik bebeklerimiz oldu, bisikletlerimiz oldu, diplomalarımız oldu, işlerimiz oldu, işyerlerimiz oldu, arabalarımız oldu, evlerimiz oldu...
...ama, annelerimiz olmadı.
Çünkü annelerimiz “vardı” zaten...
Zaten, önce annelerimiz vardı... Biz onlara sahiptik... Ve biz, bunun ardından olduk, yani sonradan doğduk!..
*
Sahip olduğumuz misket bile elbette daha değerliydi “zaten var” olan annemizden!..
Sahip olduğumuz her şey, sahip olacağımız her şey, sahip olmak istediğimiz her şey... Hep... Daha ön plandaydı; “zaten var” olandan...
Değil mi?..
Ve annelerimize, “kendimizden bile önce” sahip değil miydik?..
*
Hiçbirimiz bir anneye sahip olma, bir anne bulma, bir anne alma heyecanını tanımadık... Bizim annelerimiz vardı;
“Ardından” biz olduk...
Biz bir anneye sahip olmadık;
Annelerimizin, bizi “sahip” bilmelerinin ardından, biz “anne sahibi” olduk...
*
Ve bundan sonra ne oldu biliyor musunuz?
İstemeden ele geçirdiğimiz, bedel ödemeden sahip olduğumuz, canımız acımadan kazandığımız her eşya, her varlık gibi; annelerin de kıymetini bilemedik...
.....
Çünkü hepimiz, bir bedel ödemeden anne sahibi olduk...
Çünkü bu anneler, her birimize “bedava” geldi!..

Tek Yön..

4/7/2007

Puslu bir güzsonu sabahı…
İnce ince çiseleyen, iliklere işleyen İstanbullu yağmur…
Şemsiyem yok..Yağmur trençkotumun rengini koyulaştırıyor, siyah yağmur şapkamı parlatıyordu... Elimde yük bile göremeyeceğim kadar hafif bir valizle yağmurun kaygan zemine çarpıp sekmesini gözlüyorum…
Az kaldı... Tren tam saatinde gelecek ve ben artık alıp başımı çekip gitmiş olacağım...
İçimde kendim gibi gitmenin huzuru ile kendim gibi yaşamanın yabancılığı ile gidiyorum buradan…
Hiçbir kişilik belirtisi vermeyen uysal, tekdüze bir yer’e; Orada bir kır var uzakta...Uzaklarda kalan tek tük kır evleri, köy yaşamıyla…
….

Trenin her dilde aynı çalan düdüğü dışında hiçbir ortaklaşalık söz konusu değil; ne sesler bir şey çağrıştırıyor bana, ne yüzler... Tren kalabalığının üst üste bindirilmiş adsız yüzleriyle sesleri sadece…
Bindim..
Vagonun kuytu bir köşesinde oturuyorum... Kaloriferin sıcaklığı ile soluğum birleşip pencereyi kaplayacak buharı yaratana dek kıpırdamadım..

-Saat kaç?.., ben neredeyim?..

Zaman’la atışıyorum, aramız iyi değil bir süredir.. Ben ona söyleniyorum, o ise dilini çıkartıyor bana .. Bu, zamanın dili’ne göre: “Çok da umurumdasın sanki!” ile eşanlamlı.. Sinirleniyorum.. Saatimden çıkarıyorum acısını, yerini yadırgasın diye sağ koluma takıyorum…

Tren yolculuklarına özgü o kısacık, ani sarsıntılarla kesintiye uğrayan yarım-uykulara dalmaktan kaçınıyorum bir yandan da…

Çok inişli-çıkışlı haleti ruhiyem yine gidip buluyor O’nu derinlerimde bir yerde.. Çıkarıp karşıma oturtuyor.. Seyrediyorum kuytu köşemde, vagonda sadece ikimiz varız…

-“ Dudaklarında titreyen şarkıyı ilk ben keşfetmiştim, şimdi kaçar adım gidişindeki ezgi de aynı makamda..”- sırtını yaslar yaslamaz söylediği ilk söz bu oluyor..- “Herkesin bir tercihi vardı hayatta, benim de payıma unutmak düştü.. Unutayım madem öyle: hiç görmemiş olayım dolunayı andıran yüzünü, korkuyu bile korkutan iri gözlerini… “-

Ağlamaya başlıyorum.. sessizce.. içim katılıyor.. çenemde toplanan yaşları iri birer damla olarak avuçlarımda hissediyorum….

İrkiliyorum aniden.. Sebebi: Dünyamı altüst eden bir içsel gürültü.. Boşluğun en kalıcıymış gibi hissedildiği anda uyanmama neden oluyor.. Ayaklarımın altında ve avucumda buruşturulmuş kağıtları görüyorum.. Onları sıkarken anılar buruşuyor...
….

çekip gidiyorum
bir rüzgarın önüne geçip…
sana bıraktığım deniz kabuklarının içine bak;
binlerce kırık inci barındırıyor şimdi

Puzzle..

4/7/2007

Gece güneşteydi…
Gece ile gündüz birbiriyle çiftleşip beyazı, karayı, tüm diğer tonlamaları doğurmalarına rağmen, zor uyandım ben..
Ayıldım sonra: bilmeceymiş senli-benli hayat meğersem..
Bu bulmacayı çözmeyi de sana bırakıyorum.. İster kalıtımsal ögelerden yararlan, ister yüz binlerce öbür ögeden…

..
Şimdi içimde kendim gibi gitmenin huzuru, ama kendim gibi yaşamanın yabancılığı var…